Tanrıya İnanmadığımı, sakın “Tanrı” bilmemeli !
In Bruges’ün yönetmeni Martin McDonagh’ın abisi John McDonagh’ın filmi “Calvary” tam bir kara mizah örneği.
Yedi günlük bir zaman diliminde başlayıp bitecek olan film, bir günah çıkarma sahnesi ile açılışını yapar. Klasik bir günah çıkarma sahnesi, filme dair göstergebilimsel kırılmanın da başlangıcıdır. İzleyeni yönlendirecek ve ona sır verecek bir kırılmadır bu. Aslında *“sinemasal anlatı saklar, ama altında ne sakladığını kendisinin bilmesi şart değildir”. “İzleyicinin arzusunu tetikleyen de işte bu boşluk; anlatının kendisinde sahip olmadığı bu nesnedir…

Günah-ölüm- belirsizlik…
Günah çıkarmaya gelen “adam” günahsız bir rahip olduğu için James’e onu bir hafta içinde öldüreceğini söyler. Filmin kırılma noktası burada kendisini açık eder, günahın olduğu kadar günahsız olmanın da bir kefareti vardır. Oysaki dünya bir günahkarlar çukurudur. Günahsız olmak ne rahip James için ne de kasaba için mümkün değildir. Bu olay karşısında kusursuz bir rahip olarak karşımıza çıkan James, ölümün ve günahın belirsiz çıkmazında “dinginlik” ve “şüphe” içerisinde kasabadaki varoluş sebeplerini sorgulamaya başlamıştır bile. Artık sayaç geri sayıma başlamıştır, James bu durumun gerçekliğini derin bir şüphe ile yer yer açık etse de, gizlemekten yanadır. Cioran’nın dediği gibi “kuşkuculuk kaygının zarafetidir”.

İntihar-sevgi-doğa…
“-Söyleme. Klasik hatayı yapmışsın.”
“-Boydan kesecekmişsin, yandan değil.”
Peder yanına gelen kızının intihara kalkıştığını görünce ölüme doğru akan “zamanı” daha fazla hissetmeye başlayacaktır.

Kasabadaki rutin ve olağan vukuatların ardındaki gerçekleri sorgulamaya başlayan peder, kasabadaki umursanmazlığı ile de yüzleşmeye başlayacaktır. Zina yapan evli bir kadın, ateist bir doktor, yaşlılığından şikayetçi ihtiyar bir yazar, fuhuş yapan bir gay, hayattan bezmiş zengin, şüphe içinde bir katil…tanrıya inanmakla inanmamak arasında kalmış ıssız bir kasaba. Hem de hayatın içindeki tüm gerçekliklerin, çelişkilerin ve en net hali ile “insan”ın tüm ontolojik açmazlarıyla karşılaştığımız bir kasaba…
Tüm bu günahın-çelişkilerin-belirsizliğin içerisinde Zizek’te tekrarlanan “büyük öteki” tekrar tekrar filmde muhteşem doğa ile kendisini gösterir niteliktedir. Hatta belki de kasabadaki tüm bu ontolojik kaygı-çelişki- büyük öteki ile dizginlenmektedir. *“Büyük öteki bir anlam dünyası yaratarak özne üzerindeki hakimiyetini sürdürür: Bu dünyanın anlamlı olduğunu kabul edildiğinde, Büyük öteki ve onun otoritesine tabi olunur…”Fakat bu anlam dünyasının ayakta kalması, öznenin Büyük öteki’ye teslim olmasına bağlıdır”…
Peder büyük öteki ve belirsiz kuşku arasında gidip gelse de, Nietzsche’nin dediği gibi (amor fati) yazgısından vazgeçememektedir. Pederi ayakta tutan günahın ve günahkarların karşısında açık ettiği gücü değil, günaha ve yazgıya karşı istemsizce boyun eğişidir.
Tüm kasaba ayrı ayrı hikayelerle donatılmış başlı başına bir senaryo gibidir.
– Hayatınla ilgili ne yapmak istiyorsun Veronica?
– Hiçbir şey. Kırdaki zambakların nasıl yetiştiğini düşün.
– Ne çabalıyor ne de dönüyorlar.
Tüm bu günah çukurunda tek bir sarsıcı olay Pederin dinginliğine gölge düşürür, bruno – köpeği bruno. Belki de tek gerçek ve olağan tepkiyi köpeği bruno için vermiştir peder. Üstelik kaçınılmaz sona giderken.
**“Bir tek iyimserler intihar eder; artık iyimser olamayan iyimserler…Diğerlerinin, hiçbir yaşama nedenleri olmadığına göre, niçin bir ölme nedenleri olsun ki?”
Peder James için “tanrıya ve hayata” karşı tek direniş o gün o saatte orada olmaktan ibarettir.
///////////////////////////////////////////////////////////////////////////
Yazı: Aykut Ağaçayak
*Gerçek Bakış, Todd Mcgowan, Say Yay.
**Burukluk, Cioran, Metis Yay.
