“Kaderin defterini yırtıp kendi cümlelerinizi yazamazsınız.” > — Bülent Akyürek

Yazar Mikel Santiago’nun kitabından uyarlanan ve Oriol Paulo tarafından yönetilen Tremor’da Son Gece (The Last Night at Tremore Beach); ters köşe gibi görünen ancak (Slavoj Žižek üstadın kulakları çınlasın) “yamuk bakmayı” bilenler için son derece olağan bir akışa sahip. Elbette bu bakış açısı, dizinin şaşırtıcı yapısına engel değil; mesele tamamen odaklandığımız “bakışın” kendisinde…
Dizide ünlü bir piyanist olan Alex, annesinin ona miras bıraktığı saplantılı geçmişin çıkmazlarıyla boğuşurken, ailesini ve kariyerini riske atacak davranışlar sergiler. Yaşadığı boşanma süreci sonrası toparlanmak amacıyla kariyerini ve eşini geride bırakarak Tremor kasabasına yerleşir. Dinlenmek için ideal görünen bu kasaba, aslında önsezilerin tetiklendiği bir “kader matrisinin” başlangıç mekanı haline gelecektir.
Hayat bazen yenilik ile sonun başlangıcını eş zamanlı sunar. Muhteşem manzarası ve sonsuz ufkuyla huzur vaat eden Tremor, Alex’in gündüz düşleri ve kabuslarıyla birleşerek, çok katmanlı önsezilerin dekoratif öğelerine dönüşür.
Rasyonalizm ve İnanç Kıskacında Gerçeklik
Dizide rasyonalizm ile inanç sorgulaması sıklıkla karşı karşıya gelir. Alex’in önsezileri başlangıçta “disosiyatif kimlik bozukluğu” gibi tıbbi terimlerle açıklanmaya çalışılsa da gerçek; her zamanki gibi kaçınılamayacak bir sertlikle, tekrar ve tekrar geri döner. Alex, doktorların telkinleriyle bu durumu içsel olarak çözdüğüne ikna olduğunda bile şüphelerinden arınamaz. Bu durum, kaderin “kısa devreye” uğratılamaz oluşunun en temel karşılığıdır.
Alimlerin deyişiyle; “Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur.” Bu derin mana denizi, dizide akıl ve inanç birlikteliğini çatıştırır. Modernizmin en büyük çıkmazı, özneyi salt rasyonaliteye indirgeyerek inancı dışsallaştırmasıdır; oysa bu iki kavram dizide beraber yol alır.

Yıldırım ve Zamanın Kırılması
Alex’in evden yemeğe çıkacağı sırada gördüğü tuhaf sanrı, dizinin seyrini değiştirir. Bu süreç, Alex’e yıldırım düşmesiyle birlikte iyice bilinmez bir döngüye evrilir. Yıldırım; sonun başlangıcını hızlandıran ve öngörülemez geleceği lineer bir akışla parça parça yansıtan bir araca dönüşür. Yıldırım sonrası Alex’in vücudunda kılcal damarların oluşturduğu şekiller, adeta kaderin öngörülemez haritasının bedendeki tezahürü gibidir.
Alex’e göre birer önsezi olan bu kabuslar, annesinden devraldığı genetik bir mirastır. Benzer görüleri oğlu da yaşamaktadır. Ortak düşlerin kader parçalarını oğluyla aynı sekanslarda hissettiğinde, Alex artık aklın kıyılarından tamamen uzaklaşmıştır. Piyano başında bu bulmacamsı görüntüleri örüntülere dönüştürmeye çalışırken, katmanlara ayrılan düşlerini zamana yayar.

Süre Kavramı ve “An”ın Yoğunluğu
Bu zaman döngüsü, aslında ağır kaza anlarında bilincin insana oynadığı “durağan akış” oyununa benzer. Bilinç, o anı yavaşlatılmış bir aktarımla, adeta ağır çekimde algılar. Bu durum bir zaman kırılması gibi görünse de aslında bilincin; zamandan, bedenden ve gerçeklikten bağımsızlaşmasıdır. Yaşanan her şey aslında saniyelerin içindedir.
Gilles Deleuze, bu durumu Henri Bergson’un “Süre” kavramıyla derinleştirir: Zaman niteliksel bir çokluktur ve kesintisizdir. Saatin veya dizideki metronomun tik taklarıyla eşit parçalara bölünemez; çünkü süre, yoğunlaşmış bir devamlılık hissidir. Alex, tam bu noktada “Süre”yi olduğu haliyle, yani kesintisiz bir yoğunlukla duyumsar. Yıldırımın etkisiyle, annesinin yıllara yayılan önsezi imajinasyonlarını tek bir “An” içinde tecrübe eder.
Sonuç: Yaşam ve Ölüm Arasındaki Boşluk
İşte burası hem Alex’in hem de bizim ortak çıkmazımızdır: Yaşam ve ölüm arasındaki o devasa zaman aralığı, aslında aklın kavrayamayacağı tek bir “An”a eştir. Akıl ve önsezi birbirinden ayrılamaz; dilimlenen hiçbir parça bu bütünlüğü izah edemez.
Geçmiş, şimdi ve gelecek… Bunlar bir bütün müdür yoksa parçalanabilir mi? Kuantum fiziği, zamanın derinliği karşısında sessizdir; atom altı dünyada zaman bildiğimiz doğrusal akışla ilerlemez. İbn Arabi’nin dediği gibi: “Zaman tecelliyle var olur. Tecelli biterse zaman da biter.” Geçmiş ve gelecek sadece bizim algımızdan ibarettir.
“Sen zamanın içinde değil, anların arasında yürüyorsun. Her an yeni bir yaratılıştır ve o an bir daha asla tekrarlanmaz.” — İbn Arabi
Alex, yıldırımın etkisiyle o yoğun “An”ın içine hapsolur. Onun bir yıldırımla ulaştığı bu yoğunluğa, bizler ancak bir ömürle varırız. Sinema, fantazmatik algımızla bizi bu mana denizinde yeniden bir araya getirir; bizi çözer ve yeniden birleştirir.
Bu çözülme Alex için “Tremor’da Son Gece” ile yeniden yaşanır: Gökten yağan balıklar, devrilen çitler, sağanak yağmur, yaşam, ölüm ve aklın çıkmazları… Sorular ise hala baki.
Seyirlik bir dizi arıyorsan iyi seyirler; ancak “yamuk bakmak” için bir mana arıyorsan, bir daha düşün…
Aykut AĞAÇAYAK
